12Makale · · 6 dk okuma

Popülizm Demokrasiyi Onarır mı, İçeriden mi Çürütür?

Popülizm, temsil krizine verilmiş demokratik bir uyarı mı, yoksa çoğulculuğu ve kurumları içeriden aşındıran bir tehdit mi? Literatürdeki iki görüşü karşılaştırdım; vardığım sonuç ikincisinden yana.

Sınırları çizilemeyen bir kavram

Ghita Ionescu ve Ernest Gellner, 1969'da London School of Economics'teki ünlü konferansın ardından "dünya üzerinde bir hayalet geziyor: popülizm" demişti. Yarım yüzyıl sonra bu cümle, yazıldığı günden daha sarsıcı bir gerçekliğe karşılık geliyor. Liberal demokrasilerin temsil krizi, neoliberal politikaların ürettiği ekonomik buhranlar, göç dalgaları ve küreselleşmenin derinleştirdiği eşitsizlikler, popülist hareketlerin Avrupa'dan Latin Amerika'ya kadar her yerde yeniden yükselmesine zemin hazırladı.

Yine de popülizm, siyaset biliminin sınırlarını en zor çizdiği kavramlardan biri olmaya devam ediyor. Bir ideoloji mi, siyasi bir strateji mi, bir iletişim üslubu mu, yoksa bir söylem mantığı mı? Bu belirsizlik, kavramın her tartışmada farklı bir şeye işaret etmesine yol açıyor.

Literatürdeki iki görüş

Birinci görüşe göre popülizm, demokrasinin demokratikleştirilmesidir. Siyaseti elitlerin tekelinden alır, dışlanmış kesimleri — "sessiz çoğunluğu" — sisteme dahil eder ve bu haliyle düzeltici bir rol oynar. Yani demokrasiyi güçlendirir.

İkinci görüşe göre popülizm özünde çoğulculuk karşıtıdır. Toplumu "biz ve onlar" olarak kutuplaştırır, denge-denetleme mekanizmalarını aşındırır ve nihayetinde otoriterliğe kapı aralar. Benim savunduğum görüş bu.

Cas Mudde'nin yaygın kabul gören tanımı, ikinci görüşün en güçlü dayanağını veriyor: popülizm, toplumu "saf halk"a karşı "yozlaşmış seçkinler" biçiminde iki homojen ve karşıt kampa ayıran, siyasetin halkın genel iradesinin dışavurumu olması gerektiğini savunan ince merkezli bir ideolojidir. Buradaki kritik nokta "homojen halk" kurgusudur. Demokrasinin temeli olan çeşitliliği baştan reddeden bir anlayış, demokrasiyi güçlendiriyor olamaz. Jan-Werner Müller'in vurguladığı gibi popülistler yalnızca elit karşıtı değildir; kendilerini yekpare bir halkın yegâne temsilcisi sayar ve rakiplerini doğrudan halk düşmanı ilan ederler.

Demokrasiler artık tankla ölmüyor

Konunun toplumsal aciliyeti burada. 21. yüzyılda demokrasiler askerî müdahalelerle, tanklarla veya kanlı darbelerle yıkılmıyor. Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt'ın Demokrasiler Nasıl Ölür? kitabında ortaya koyduğu gibi, modern demokrasiler sandıktan çıkan, demokratik meşruiyeti araçsallaştıran ve sistemi içeriden çürüten seçilmiş otokratlar eliyle ölüyor.

İkilinin demokrasinin gayriresmî sütunları dediği iki ilke sistematik olarak yok ediliyor:

  • Karşılıklı tolerans: siyasi rakiplerin birbirini meşru kabul etmesi.
  • Kurumsal kendini tutma: yasal yetkilerin sonuna kadar kullanılmaması, yani gücün elde olması ile kullanılması arasındaki fark.

Bunlara bir de süreklilik kazanmış bir kriz dili ekleniyor. Popülist liderler, ekonomik ve siyasi sorunları çözmek yerine dış güçler ya da iç mihraklar üzerinden sürekli bir beka sorunu üreterek toplumu teyakkuzda tutuyor. Chantal Mouffe'un kavramlarıyla söylersek siyaset, farklı çıkarların müzakere edildiği bir uzlaşı alanı (agonizm) olmaktan çıkıp bir ölüm-kalım savaşına (antagonizma) dönüşüyor. Hakikat ötesi çağda nesnel gerçeklerin yerini duygusal ve manipülatif söylemlerin alması da rasyonel bir kamuoyunun oluşmasını iyice zorlaştırıyor.

Cevaplanmamış üç soru

Literatürü tarırken, üzerinde uzlaşılmamış üç mesele dikkatimi çekti.

İktidardaki popülizm anti-elitizmi nasıl sürdürüyor?

Popülizmin varoluş koşulu elit karşıtlığı. Ama bir popülist hareket iktidarı ele geçirip bürokrasiyi, medyayı, yargıyı ve ekonomiyi kontrolüne aldığında zaten kendisi yeni elit haline geliyor. Buna rağmen kitleleri hâlâ mağdur ve kuşatma altında olduklarına inandırabilmesi ciddi bir manipülasyon başarısı. Muktedirken bile mağdur rolü oynamanın toplumsal psikolojide nasıl on yıllarca sürdürülebildiği tam olarak açıklanmış değil.

Sol popülizm demokrasiyi onarabilir mi?

Sağ popülizmin göçmen karşıtlığı ve otoriter milliyetçilik üzerinden demokrasiyi zayıflattığı konusunda literatürde geniş bir uzlaşı var. Mouffe ve Ernesto Laclau'nun önerdiği sol popülizm ise eşitlik talebi ve sosyal adalet dili üzerinden oligarşiye karşı bir "biz" inşa etmeyi hedefliyor. Ancak sol popülizm de nihayetinde homojen bir halk ve bir düşman kurgusuyla işliyor. Chávez ve Maduro dönemlerinde Venezuela'da olduğu gibi, iktidara geldiğinde çoğulculuğu koruyabiliyor mu, yoksa kendi otoriterliğini mi kuruyor? Bu, literatürde aydınlatılmamış bir gri alan.

Popülizm faşizme nerede dönüşüyor?

Popülizm; kutuplaştırma, basını baskılama, lider fetişizmi ve muhalifleri vatan haini ilan etme pratikleriyle faşizme benzer refleksler gösteriyor. Sheri Berman'ın ifadesiyle "popülizm faşizm değildir, ancak bir alameti olabilir". Federico Finchelstein ise popülizmi faşizmin demokratik kılıfa sokulmuş hali, yani post-faşizm olarak niteliyor. Fakat popülist otoriterlik ile faşist diktatörlük arasındaki ince çizginin tam olarak nerede aşıldığı belirsiz. Şiddet tekelinin paramiliter gruplara devredildiği an mı, yoksa seçimlerin tamamen kaldırıldığı an mı?

Araştırmanın alt soruları

Tezi temellendirmek için birbirini izleyen dört alt soru kurguladım:

  1. Toplumu "saf halk" ve "yozlaşmış elitler" olarak iki düşman kampa bölen söylem, çoğulculuğu ve azınlık haklarını nasıl ortadan kaldırıyor?
  2. Seçimle gelen popülist liderler, kuvvetler ayrılığını, bağımsız yargıyı ve özgür medyayı hangi pratik yöntemlerle ve hangi "vesayeti kaldırma" söylemiyle işlevsizleştiriyor?
  3. Kendi yeni elit tabakasını yaratmış popülist iktidarlar, mağduriyet ve kriz söylemini nasıl sürdürüyor; bu durum rasyonel seçmen davranışını nasıl felce uğratıyor?
  4. Sol popülizmin liberal demokrasiyi derinleştirme potansiyeli var mı, yoksa o da anayasal kurumları yıkan otoriter bir pratiğe mi dönüşüyor?

Nasıl araştırılabilir

Çalışmanın teorik omurgasını üç yaklaşım oluşturuyor. Mudde'nin ince merkezli ideoloji kuramı, popülizmin milliyetçilik ya da sosyalizm gibi kalın ideolojilere eklemlenerek nasıl şekil değiştirebildiğini açıklıyor. Laclau ve Mouffe'un Essex Okulu söylem teorisi, karşılanmayan taleplerin bir eşdeğerlik zinciri kurarak nasıl ortak bir halk kimliğine dönüştüğünü gösteriyor; boş gösteren ve düğüm noktası kavramları söylem çözümlemesi için elverişli. Carl Schmitt'in dost-düşman kuramı ise muhalefetin nasıl gayrimeşru ilan edildiğini teorik olarak temellendiriyor.

Yöntem nitel olacak ve iki ayak üzerinde duracak:

  • Karşılaştırmalı vaka analizi. Sağ popülizm için Orbán dönemi Macaristan'ı, sol popülizm için Chávez dönemi Venezuela'sı. Veri olarak anayasa değişikliği referandumu süreçleri ile Freedom House ve V-Dem endekslerindeki demokratik gerileme raporları.
  • Eleştirel söylem analizi. Liderlerin ulusa sesleniş konuşmaları, miting metinleri ve sosyal medya paylaşımları; "milli irade", "dış güçler", "vatan hainleri", "elitler" gibi ifadeler düğüm noktası olarak kodlanacak.

Vardığım sonuç

Birinci görüşün temel yanılgısı, demokrasiyi çoğunluk oyuna indirgemesi. Popülizm elbette sisteme yabancılaşmış kesimlerin taleplerini görünür kılarak bir ayna tutuyor. Ama bu ayna çözümün değil, hastalığın göstergesi.

Liberal demokrasi sandıktan ibaret değil. Gücünü halktan alırken aynı halkın temsilcilerinin çoğunluk diktatörlüğüne dönüşmesini engelleyen; azınlık haklarını, kuvvetler ayrılığını ve bağımsız yargıyı güvenceye alan hassas bir denge sistemi. Popülist zihniyet halkı homojenleştirip kendisini onun tek temsilcisi ilan ettiğinde, bu dengenin tamamını gereksiz bir engel olarak görmeye başlıyor.

Dikkat çekici olan şu: sağırlaşmış kurumlara karşı haklı bir itirazla yola çıkan popülistler, bir süre sonra kendi oligarşilerini kurarak başkaldırdıkları sistemin daha baskıcı bir versiyonunu üretiyorlar. Bu yüzden popülizm bana liberal demokrasiyi güçlendiren bir düzeltme değil, onu yavaş yavaş zehirleyen bir tehdit gibi görünüyor.

Kaynakça

  1. Ateş, K. (2023). Amerikan Popülistleri Popülist Miydi? Liberal Popülizm Eleştirisinin Sınırları Üzerine. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 78(3), 605-626.
  2. Baloğlu, U. (2019). Demokrasi, Popülizm ve Yok Olan Doğa. Moment Dergi, 6(1), 99-129.
  3. Çamurcuoğlu, G. (2019). Çoğunlukçu Demokrasiye Yöneliş Olarak Popülizm. İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 10(1), 277-291.
  4. Genç Yılmaz, A. (2019). Popülizm-Demokrasi İlişkisi: Latin Amerika'dan Örnekler. Uluslararası Siyaset Bilimi ve Kentsel Araştırmalar Dergisi, 7(2), 428-444.
  5. Halhalli, B. (2020). Kitap Değerlendirmesi: Sol Popülizm (Chantal Mouffe). Uluslararası Politik Araştırmalar Dergisi, 6(1), 77-79.
  6. Karadut, İ. C. (2023). Demokrasi ve Popülizm Uyuşmazlığı Bakımından Militan Demokrasi Kavramı. Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, 11(2), 262-283.
  7. Kıvrak Köroğlu, E. (2020). Farklı Popülizm Yaklaşımları Üzerine Bir Değerlendirme. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (39), 73-87.
  8. Nazioğlu, Y. (2026). Demokrasiler Nasıl Ölür Kitabı Analizi. HABİTUS Toplumbilim Dergisi, (7), 243-262.
  9. Orhan, S. (2019). Popülizm, Liberal Demokrasi ve Faşizm Denklemi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 68(4), 795-840.
  10. Sırma, E. ve Parlak, İ. (2020). Türkiye'de Popülizm - Demokrasi İlişkisi: 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Üzerine Bir Değerlendirme. Memleket Siyaset Yönetim (MSY), 15(33), 141-180.
  11. Uslu, C. (2020). Popülist Egemenlik Anlayışının Teorik Kökenleri: Rousseau ve Schmitt. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 25(42), 3-38.
  12. Uslu, C. (2021). Bir İdeoloji Olarak Popülizm. Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9(1), 217-230.

Bu yazıyı alıntılamak için

Kandemir, V. (2026). Popülizm Demokrasiyi Onarır mı, İçeriden mi Çürütür? Vedat Kandemir. https://vedatkandemir.com/populizm-demokrasiyi-onarir-mi-iceriden-mi-curutur.html